Duhân Suresi
وَنَعْمَةٍ كَانُوا فٖيهَا فَاكِهٖينَۙ
vena`metin kânû fîhâ fâkihîn.
Ve zevkü sefa sürdükleri nice nimetler!
كَذٰلِكَ۠ وَاَوْرَثْنَاهَا قَوْماً اٰخَرٖينَ
keẕâlik. veevraŝnâhâ ḳavmen âḫarîn.
İşte böylece biz de onları başka bir topluma miras bıraktık.
فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ وَمَا كَانُوا مُنْظَرٖينَ۟
femâ beket `aleyhimü-ssemâü vel'arḍu vemâ kânû münżarîn.
Gök ve yer onların ardından ağlamadı; onlara mühlet de verilmedi.
وَلَقَدْ نَجَّيْنَا بَنٖٓي اِسْرَٓائٖلَ مِنَ الْعَذَابِ الْمُهٖينِۙ
veleḳad necceynâ benî isrâîle mine-l`aẕâbi-lmühîn.
Andolsun biz, İsrailoğullarını o alçaltıcı azaptan kurtardık.
مِنْ فِرْعَوْنَۜ اِنَّهُ كَانَ عَالِياً مِنَ الْمُسْرِفٖينَ
min fir`avn. innehû kâne `âliyem mine-lmüsrifîn.
Yani Firavun'dan. Çünkü o bir zorba idi, aşırı gidenlerdendi.
وَلَقَدِ اخْتَرْنَاهُمْ عَلٰى عِلْمٍ عَلَى الْعَالَمٖينَۚ
veleḳadi-ḫternâhüm `alâ `ilmin `ale-l`âlemîn.
Andolsun biz İsrailoğullarına, bilerek, (kendi zamanlarında) alemlerin üstünde bir imtiyaz verdik.
وَاٰتَيْنَاهُمْ مِنَ الْاٰيَاتِ مَا فٖيهِ بَلٰٓؤٌا مُبٖينٌ
veâteynâhüm mine-l'âyâti mâ fîhi belâüm mübîn.
Onlara, içinde açık bir imtihan bulunan işaretler verdik.
اِنْ هِيَ اِلَّا مَوْتَتُنَا الْاُو۫لٰى وَمَا نَحْنُ بِمُنْشَرٖينَ
in hiye illâ mevtetüne-l'ûlâ vemâ naḥnü bimünşerîn.
"İlk ölümümüzden sonra bir şey yoktur. Biz diriltilecek değiliz."
فَأْتُوا بِاٰبَٓائِنَٓا اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ
fe'tû biâbâinâ in küntüm ṣâdiḳîn.
" Doğru söylüyorsanız, atalarımızı getirin."
اَهُمْ خَيْرٌ اَمْ قَوْمُ تُبَّعٍۙ وَالَّذٖينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ اَهْلَكْنَاهُمْۘ اِنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِمٖينَ
ehüm ḫayrun em ḳavmü tübbe`iv velleẕîne min ḳablihim. ehleknâhüm. innehüm kânû mücrimîn.
Bunlar mı daha hayırlı, yoksa Tübba' kavmi ile onlardan öncekiler mi? Onları yok ettik, çünkü onlar suçlu idiler.
وَمَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِبٖينَ
vemâ ḫalaḳne-ssemâvâti vel'arḍa vemâ beynehümâ lâ`ibîn.
Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.