Zâriyât Suresi
ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْۜ هٰذَا الَّذٖي كُنْتُمْ بِهٖ تَسْتَعْجِلُونَ
ẕûḳû fitneteküm. hâẕe-lleẕî küntüm bihî testa`cilûn.
Azabınızı tadın! Acele gelmesini beklediğiniz şey budur işte! (denir.)
اِنَّ الْمُتَّقٖينَ فٖي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ
inne-lmütteḳîne fî cennâtiv ve`uyûn.
Şüphesiz ki Allah'a isyandan sakınanlar, cennetlerde ve pınar başlarında bulunacaklar.
اٰخِذٖينَ مَٓا اٰتٰيهُمْ رَبُّهُمْۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذٰلِكَ مُحْسِنٖينَۜ
âḫiẕîne mâ âtâhüm rabbühüm. innehüm kânû ḳable ẕâlike muḥsinîn.
Rablerinin kendilerine verdiğini alarak. Kuşkusuz onlar, bundan önce dünyada güzel davrananlardı.
كَانُوا قَلٖيلاً مِنَ الَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ
kânû ḳalîlem mine-lleyli mâ yehce`ûn.
Geceleri pek az uyurlardı.
وَبِالْاَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ
vebil'esḥâri hüm yestagfirûn.
Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi.
وَفٖٓي اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّٓائِلِ وَالْمَحْرُومِ
vefî emvâlihim ḥaḳḳul lissâili velmaḥrûm.
Mallarında, muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı.
وَفِي الْاَرْضِ اٰيَاتٌ لِلْمُوقِنٖينَۙ
vefi-l'arḍi âyâtül lilmûḳinîn.
Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ayetler vardır.
وَفٖٓي اَنْفُسِكُمْۜ اَفَلَا تُبْصِرُونَ
vefî enfüsiküm. efelâ tübṣirûn.
Kendi nefislerinizde de öyle. Görmüyor musunuz?
وَفِي السَّمَٓاءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ
vefi-ssemâi rizḳuküm vemâ tû`adûn.
Semada da rızkınız ve size vadedilen başka şeyler vardır.
فَوَرَبِّ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اِنَّهُ لَحَقٌّ مِثْلَ مَٓا اَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ۟
feverabbi-ssemâi vel'arḍi innehû leḥaḳḳum miŝle mâ enneküm tenṭiḳûn.
Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki bu vaad, sizin konuşmanız gibi kesin ve gerçektir.
هَلْ اَتٰيكَ حَدٖيثُ ضَيْفِ اِبْرٰهٖيمَ الْمُكْرَمٖينَۢ
hel etâke ḥadîŝü ḍayfi ibrâhîme-lmükramîn.
İbrahim'in ağırlanan misafirlerinin haberi sana geldi mi? (Bunlar meleklerdi.)
اِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَاماًۜ قَالَ سَلَامٌۚ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ
iẕ deḫalû `aleyhi feḳâlû selâmâ. ḳâle selâm. ḳavmüm münkerûn.
Onlar İbrahim'in yanına girmişler, selam vermişlerdi. İbrahim de selamı almış, içinden, "Bunlar, yabancılar" demişti.